Ana içeriğe atla

Hafıza Kırıntıları - 17

İş hayatına atıldığım günden beri hep kafamı acayip bir şekilde kurcalayan bir soru var. "Neden daha güzeli, daha basiti, daha doğrusu, daha iyisi, daha keyiflisi, daha güveniliri, daha dürüstü var iken bu yöneticiler ya da yetkililer tersini yapmak için ellerinden geleni yaparlar" ?. Neden bu yöneticiler etrafındaki insanları ezmeye, kendi hatalarını kapatmaya bu kadar meyillidirler. Neden onlara sadece belirli bir süre "emanet edilen" koltukları "kendilerinin kazanımları imiş olarak algılarlar","Neden koltuklarını ve makamlarını hiç bitmeyecekmiş gibi sanarlar.?","Neden her zaman doğru ve kusursuz olduklarını düşünürler, düşünmekle kalmayıp öyleymiş gibi davramaya çalışırlar.".


Belki sorunların genel cevabını bu satırları okuyan okuyuculardan bazıları hemen verebilir .?. "Ancak Mevki ve makamını ve oraya nasıl geldiğini anlamayan ve sindiremeyen insanlar bunu yapar." diyebilirsiniz. Lakin bu sorunun cevabı değil. Dahası doğru cevap tam olarak bu değil. Çünkü eğer gerçekten yeterli bir cevap olsaydı bu bu konuda ne uykularım kaçar ne de beynimin bir köşesinde bu yer etmezdi.Dünya kadar literatür okumazdım. Malesef mevki ve makamını hak edipte gelen (Liyakat ve Hakkaniyet açısından haklı olan ) insanlarıda -azda olsa- tanıdım. Bu insanlarda hak ettikleri mertebeye geldiklerinde oraları ile buraları yer değiştiriyor hemen. Ne kadar zorlandıklarını ne kadar kazıdıklarına şahit oluyorsunuz. Ancak sonunda aldıklarında haklarını bir den bire o bilinen yönetici tipine bürünüyorlar. Ya kilitleniyorlar ya da resmen çoşuyorlar eziyette. Acaba o koltukta nasıl bir kimyasal var ? iyi insanları bile birden canavar haline getirebiliyor? Ayrıca o koltukta ciddi bir bağımlılık yapan bir madde var. Bırakmamak içinde ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Olayı siyasallaştırıp durumun gerçekliğini popülize etmek istemiyorum. Benim derdim o değil. Kişilerden bağımsız olarak basit bir soru; "Neden Böyle?".


Bu konuda beğendiğim bir teori var aslında Adı Peter İlkesi. Önceden de yazmış olabilirim. Kısaca bu ilke şunu söyler.. "Her insanın başarısız olacağı bir yetkiye, mertebeye yükselme eğilimindedir." Kilitlenme konusu tamam. Başarısızlık konusu tamam. Onu belki uzun uzun yazarım başka bir yerde. Ancak Buda tam açıklamıyor konuyu.


Ancak bir adım daha yaklaştım sanırım. En azından bana epey mantıklı geldi. Yöneticiler bir kademeye geldiklerinde astlarını Kalpleri (Duygu) ile değil Akılları (Mantık) ile yönetip kendilerini akılları ile değil kalpleri ile yönetiyorlar. (İlham Süheyl Aygül,"Beyaz Yakalının Seyir Defteri", s. 67-68). Oysaki bunun tam tersi olması lazım. Kendilerini akılları ile yönetip (Duygusal zekalarını geliştirip, Öfke kontrolü, sistematik düşünme, mantıksal akıl yürütme becerisi,Stres Yönetimi, Kendini sorgulama vs..) çalışanlarına kalpleri ile yaklaşmaları gerekli (Empatik olma, affetme, sabretme, yön gösterme, İLETİŞİMİ KOPARTMAMA, vs.) Ancak bu zamana kadar kimi gördü isem Bunu tam tersini yaptı, yapıyor. Çevremde tanıdığım ya da yönetimi altında olduğum en üstünden en alt düzey yöneticisine kadar.


Yönetilenler yöneticilerine ve icraatlarına karşı her zaman rasyonel olarak yaklaşıyorlar ancak kendilerini duygusal olarak değerlendiriyorlar. Aynı hatayı yöneticilerde yapıyor. Kendilerine ve yaptıklarına duygusal ancak çalışanlarına rasyonel açıdan yaklaşıyorlar. Sanırım işin temel sorunu bu. İşte bu yüzden yöneticiler ceza düğmesine hiç düşünmeden basıyorlar ya da eleştirilemiyorlar ya da sorgulanamıyorlar ya da iletişilemiyorlar ya da kabul etmiyorlar ya da sorgulamıyorlar vs vs.. Daha da ilginci insanların ellerinden bu imkanlar ve yetkiler alınır alınmaz anında dönüp birden bire yeni üste karşı rasyonelleşiyorlar ve sanki o koltukta hiç oturmamış sanki belirli bir zaman yönetmemiş gibi anında sorunları belirleyip eleştirilere başlayabiliyorlar. İşte bu yüzden iyi yönetici kötü yönetici diye bir şey yok. Çünki insanların yönetimde geneli böyle davranıyor. Yapmayanlar ise bu hipotezimin anlamlılık değeri (p) içerisinde.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Akademik Unvan Konusu

Eğer bu camiaya uzaksanız unvan/ünvan konusunun ne derecede (!) önemli olduğunu pek bilemeyebilirsiniz. Türk akademik camiasında unvan(bundan sonra böyle diyeceğim) her şeydir. Gerisi teferruattır. Bilenler bilir...

Demiştik. Unvan önemli diye. Akademisyenler içerisinde hayat, memat meselesi olan bu unvanlar ancak sahipleri tarafından bir türlü doğru yazılmaz ya da ne anlama geldiklerini - abartmıyorum -%80'i bilmez. Peki doğruları nedir? Bu yazının konusu bu olacak. Dilim döndüğünce.

Aslında akademik unvanlar ülkeden ülkeye hatta bilim dalından bilim dalına bile çok değişkenlik göstermekte. Aşağıda Engin Arık hocanın blogundan derlediğim genel bir unvan açıklaması var. Kaynaklar : [1], [2], [3], [4]

Öncelikle Unvan / Ünvan konusunu açıklığa kavuşturalım. TDK sözlüğüne göre doğru yazılış unvan. Yani isim, san manasında. Ünvan diye kullanımları da var ancak Türkçe Dili Resmi Sözlüğüne göre UNVAN.

Akademik unvanlar ülkemizde Resmi olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu tarafından be…

Şirketim Güzel Şirketim

İlk kez Hafıza Kırıntısı serisine bir saplama yapıp başka bir konuda "Fikrimi" belirtiyorum. Çünkü doldum yine. Bir şekilde boşaltmam lazım zihnimi. Çünkü bu beni rahatsız ediyor.

Son zamanlarda, yıllarda ülkede bir girişim saçmalığı almış başını gidiyor. Saçmalık diyorum çünkü yapılan organizasyonlar oluşturulmaya çalışılan girişimler vs hepsinde ciddi yapısal ve fikri sorunlar var. Ülkede ,genel olarak en iyisini yaptığımız, sadece "mış gibi" yapıp olayı kapatıyoruz. Doğal olarak bu işinde piyasasında ve sektöründe burada saymayacağım bir kaç kafada, şanslı tipler var. Onlarda şişik egolarını dahada katlamak için yoğun çaba içerisinde. Ama ortada iş filan yok. Sadece "yaparmış gibi yapmak" var. Yoğun bir şekilde yüksek meblağlar dönüyor ortada. Ama bu kimin parası nasıl ortaya çıktı soran yok. Bunlar olurken bu tiplerde burada oluşturulan bol "aaayyy ne başarılı. Biliyor musun sıfırdan gelmiş." kalesinde mutlu mesut hiç bir işe yaramadan yaşıy…

2015 biterken

Herkesin adeti olduğu üzere sene sonu değerlendirmeler vs. bir çok şey yazılır. Ben protest bir tavır sergileyip yazmayacaktım. Yazacak pek bir şey yok açıkçası. Boktan sıkıntılı bir yıl geçti işte. Rutin de geçen bir yıl. Kendime katkısı elbette oldu, boş boş oturmadım. Pek çok şey yaptım. Kendi servetime(!) pek çok eklemeler yaptım, genişlettim. Önceki yıla göre kendimi çok daha farklı hissediyorum açıkçası. Ancak yaptıklarım şu durumda envanterini çıkartma gereğini duymadığım şeyler. Klasik her orta yaş ailesinde yaşanan şeyler bende de yaşandı. Annem ile Bababım ve hatta Annanemin hastalıkları (Babamımkiler daha ağırdı. Bir kaç kez direkten döndük :( ) çocuklar, iş ile ilgili saçma sapan bir yıl, %99'u aptal ve yarım akıllı meslektaşlarla, insanlara geçen, heba olan zaman ve sinirler derken bir yıl geçti. Bunlar bir yana biraz önce Twitter'da gördüğüm bir haber beni cidden çok üzdü. O yüzden bu blog girdisini yazıyorum.

Lamartine güzel bir laf etmiş. Demiş ki; "Bir i…