Ana içeriğe atla

Hafıza Kırıntıları -8

- Danimarkalıların, “Jante Kanunları" ya da "Kuralları” dedikleri aşırı derecede eşitlikçi prensiplerden oluşan bir anlayışları var. Bunlar; Kendini diğerlerinden daha iyi görme. Kendini diğerlerinden daha akıllı sanma. Kendini diğerlerinden daha önemli sanma.... Bunlar ve diğer Jante Kanunları, Danimarkalıların hayatlarının bir parçası. Bu toplumda hiyerarşi neredeyse yok gibi. Çocuklar öğretmenlerine ilk isimleriyle hitap ediyor. Küçükler büyüklerle tereddüt etmeden tartışabiliyor. Ayrıca yöneticiler ekibin sıradan bir elemanıymış, eşitler arasında bir kolaylaştırıcı unsurmuş gibi muamele görüyor. Kaynak : HBR Türkiye
Ancak bana göre zayıf olsa da bu kuralların birde anti-tez'i var. Onuda Paulo Coelho kendi blogunda şu şekilde yazmış.

- Dedikodu. Neredeyse hiç bir yöneticinin dikkat etmediği önlemek için çaba sarf etmediği ancak örgütü bir cehenneme çeviren, örgütü adeta zombileştiren bir durum.Neden insanlar iş yerinde dedikodu yaparlar?. Şunu unutmamak gereklidir. İş hayatında hiç bir davranış şeklinin yada  bir durumun ortaya çıkmasının rastsal ya da kaotik bir durumu yoktur. Kesinlikle bir nedeni vardır ve insanlar kesinlikle bir şeye karşı tepkisel olarak davranırlar.

"Eğer bir amaca hizmet etmeseydi, insanlar dedikodu yapmazdı. Gerçekte dedikodu üç özelliğe sahiptir: Bilgi, duygusallık ve sosyal olmak.
Örgüt içerisindeki dedikodunun özellikleri ;
1. Dedikodu, resmi kanallara güvenmeyenler arasında değerli bir bilgi kaynağıdır.
2. Dedikodu, bazen öfkeyi veya bıkkınlığı dışa vurmak için bir duygusal unsur olarak kullanılabilir.
3. Dedikodu, kişiler arasındaki çatışmaları ortaya koymanın dolaylı bir yolu olarak görülebilir.  
Dedikodu, sağlıksız bir ortamda bu amaçlara ulaşmanın etkili bir yoludur. İnsanlar güven ve etkinlik eksikliği hissettiğinde dedikoduya başvurur. Resmi kanallara güvenmediğimizde dedikoduya başvururuz; böylece kuşku duyulan liderlerden değil, güvenilir arkadaşlardan biri haline geliriz. Daha doğrudan biçimde bir duyarlılık oluşturmayacağımızı düşündüğümüzde dedikodulara katkıda bulunuruz; böylece karşı duranlarla mücadele etmektense, komşuların yanında yer alırız.
Dedikodunun kötü tarafı, kendisine neden olan hastalığı besleyip büyütmesidir. Tehlikelidir; çünkü insanlara kendini iyi hissettirecek kehanetlere dayanır. Eğer güven ve etkinlik sorunum varsa, dedikoduya başvururum ve böylece kendi güvensizliğim ve verimsizliğimle yüzleşmekten kurtulurum. Ne kadar dedikodu yaparsam, ona olan gereksinimim o kadar artar. 
Dedikodu, zamanla arzuyu da azaltır. Diğer tüm yatıştırıcılar gibi bir rahatlama sağlar ama sorunları çözmez. Dedikoduya dayanmak, karmaşık sosyal hayata tutunmak için gereken gücü sağlayabilir. Herhangi bir risk almadan sorunlar hakkında konuşmak, onları çözme konusundaki sorumluluğumuzu bir süreliğine unutturabilir. Ayrıca kişiler arası sorun çözmenin kaçınılmaz bir parçası olan acı verici belirsizliklere karşı bize anestezi etkisi de yapar. "
Kaynak : HBR Türkiye

Literatürde örgütün sürdürülebilirliğini ve etkinliğini ölçmede 6 temel gösterge kullanılır. Bunlar;
Üretkenlik, Örgütsel vatandaşlık davranışı, İşgören devir hızı, İş yerindeki olumsuz davranışlar,İş tatmini ve Absenteeism ve presenteeism davranışları (işe devamsızlık ve işyerinde varlık gösterememe durumu).

Kısaca bu temel göstergeler örgütün dış etmenlere, örgüt yönetim tarzı, yönetimin yarattığı fiziksel ya da psikolojik örgüt atmosferi gibi durumlara örgüt tarafından verilen tepkileridir. Bu göstergelerin yoğunlaşma düzeylerini ölçerek pek tabi örgütün sağlığını, durumunu ve ne olacağını kestirmemiz mümkündür. Dedikodu da örgüt içerisinde 7. bir davranış kalıbı olarak düşünülebilir. Her ne kadar dedikodu kısmını bazen örgüt içerisindeki olumsuz davranışlar altında incelense de ben öyle düşünmüyorum. Bence bu başlı başına bir göstergedir. Çünkü dedikodu davranış kalıbı olarak kötü bir davranış gibi gözükmez hatta bir davranış gibi de gözükmez. İş yerinde insanların genelde sohbet mi ediyor yoksa dedikodu mu yapıyor olduklarını anlamak oldukça güçtür ancak dedikodunun sonuçları kötüdür. Dolayısıyla mobbing, taciz gibi iş yerinde sergilenen sert davranışların kalıplarından çok farklıdır. Ayrıca dedikodu kanser gibidir, kolay kolay farkedilmez. Yavaşça ilerler ve ne olduğunu anlamadan bir anda örgütü sarı verir. Neyse ki bu durum kanser gibi değil. Bir çözümüde mevcuttur. Ancak farkedilmez ve ilgili önlemler alınmaz ise örgütün sağlığı ciddi oranda bozulacaktır.

Savaş Şakar'dan
"İster insan ister şirket, sana bir şeyleri yaptıran ya da yaptırmayan KARAKTERİNdir."

- İnterstellar... Çok ses getirdi. Sebebide belli aslında. Çok cesurca bir senaryo. Bu film hakkında bir sonraki hafıza kırıntısında yazacağım.. Ama bu laf la giriş yapalım. Filmde 36:30 'da Cooper babası ile evin verandasında konuşmakta ve babası söyle bir laf eder.
"yanlış sebeplere dayalı doğru şeylere güvenme..."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Akademik Unvan Konusu

Eğer bu camiaya uzaksanız unvan/ünvan konusunun ne derecede (!) önemli olduğunu pek bilemeyebilirsiniz. Türk akademik camiasında unvan(bundan sonra böyle diyeceğim) her şeydir. Gerisi teferruattır. Bilenler bilir...

Demiştik. Unvan önemli diye. Akademisyenler içerisinde hayat, memat meselesi olan bu unvanlar ancak sahipleri tarafından bir türlü doğru yazılmaz ya da ne anlama geldiklerini - abartmıyorum -%80'i bilmez. Peki doğruları nedir? Bu yazının konusu bu olacak. Dilim döndüğünce.

Aslında akademik unvanlar ülkeden ülkeye hatta bilim dalından bilim dalına bile çok değişkenlik göstermekte. Aşağıda Engin Arık hocanın blogundan derlediğim genel bir unvan açıklaması var. Kaynaklar : [1], [2], [3], [4]

Öncelikle Unvan / Ünvan konusunu açıklığa kavuşturalım. TDK sözlüğüne göre doğru yazılış unvan. Yani isim, san manasında. Ünvan diye kullanımları da var ancak Türkçe Dili Resmi Sözlüğüne göre UNVAN.

Akademik unvanlar ülkemizde Resmi olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu tarafından be…

2015 biterken

Herkesin adeti olduğu üzere sene sonu değerlendirmeler vs. bir çok şey yazılır. Ben protest bir tavır sergileyip yazmayacaktım. Yazacak pek bir şey yok açıkçası. Boktan sıkıntılı bir yıl geçti işte. Rutin de geçen bir yıl. Kendime katkısı elbette oldu, boş boş oturmadım. Pek çok şey yaptım. Kendi servetime(!) pek çok eklemeler yaptım, genişlettim. Önceki yıla göre kendimi çok daha farklı hissediyorum açıkçası. Ancak yaptıklarım şu durumda envanterini çıkartma gereğini duymadığım şeyler. Klasik her orta yaş ailesinde yaşanan şeyler bende de yaşandı. Annem ile Bababım ve hatta Annanemin hastalıkları (Babamımkiler daha ağırdı. Bir kaç kez direkten döndük :( ) çocuklar, iş ile ilgili saçma sapan bir yıl, %99'u aptal ve yarım akıllı meslektaşlarla, insanlara geçen, heba olan zaman ve sinirler derken bir yıl geçti. Bunlar bir yana biraz önce Twitter'da gördüğüm bir haber beni cidden çok üzdü. O yüzden bu blog girdisini yazıyorum.

Lamartine güzel bir laf etmiş. Demiş ki; "Bir i…

Co-Creation Dedikleri Şey.

Aslında Türk iş dünyasının ingilizce, türkçe karışık saçma sapan jargonundan hiç hazetmem. Bana çok itici gelir. Ancak bu dünya da bu şekilde konuşmak sanki bir iştir ya da gerekliliktir. Ne kadar tuhaf ve acayip konuşursanız o kadar adam yerine koyarlar. Oysa ki sizi anlamışlar mıdır?. Kesinlikle hayır. Bu konuda benim çok sevdiğim bir yazı var. Merak edenlere buyrun buradan ....