Ana içeriğe atla

Hafıza Kırıntıları - 33

İşlerinden(!)dolayı ne kadar çok "kitap okumayan akademisyen" var.Akademisyenlik sadece "makale,tez,mesleki dergi" okumak yazmak, yönetmek değildir. Her konuda okumayı  sorgulamayı, üretmeyi gerektirir.Akademisyenlik bir iş değil bir yaşama şeklidir. Ama bizim akademimizde entellijansyanın kalite sorunu hat safhada. Akademimizde köylü ya da kasabalı zihniyetinde akademisyenler çok ama çok fazla ve bunların hacimlerine göre kapladıkları alanlar ise inanılmaz orantısız. Sorunda burada zaten.

Eğer bilim insanı olma iddianız var ise; kendi alanınız konusunda bir kaç bir şeyler bilmeniz, hadi bir adım öteye taşıyalım otorite bile olmanız, asla önemli değil. Sosyal ya da temel bilimci olun. Önce "insanı bilmek" gerekli. İnsanın nasıl düşündüğünü, nasıl dünyayı anladığını, algıladığını, nasıl eylemde bulunduğunu bilmek gerekli. Sanat, edebiyat, felsefe, antropoloji, sosyoloji, ekonomi, etimoloji, filoloji bunlar bir temel bilimcinin de kesinlikle "merak alanı" içerisinde olmalıdır.Hoş... Sosyal bilimciler dahi bu alanlarla ne kadar haşır neşir bizde... o da tartışılır. Kişinin bilimsel deha'sı işte bu şekilde başlar. Peki deha nedir ? Buna ünlü Avusturyalı Bilim insanı Erwin Schördinger 'in "Amaç, hiç kimsenin görmediği bir şeyi görmek değildir. Herkesin gördüğü bir şey hakkında, kimsenin henüz düşünmediği bir şeyi düşünebilmektir." şeklindeki meşhur lafı ile cevap vermek gerekir.

Oysa ki gerçek akademisyenlik "ünvan" ile değil en başta entellektüel bilginin ve yakışır şekildeki yaşamanın, bilimsel düşünmenin ve yakışır şekilde yaşamanın evvela kişide içselleşmesi ile olur. Yoksa süslü püslü edilen laflar, kültürlü imiş gibi gösterilen yaşam şekilleri, her sene değişen arabalar ile ya da sadece kendi alanındaki konulardan başka bir şeyi görmemiş, genel anlamda okumayan, yazmayan, düşünmeyen, yaymayan akademisyen değil sadece "Teknisyen" olunur. Üretilen bilgide, eğer üretilebildiyse, bilimsel değil teknik bilgi olur. Ayrıca kendisini "seçmek mecburiyetinde" olan öğrencilerine ve asistanlarına türlü türlü psikolojik ve hatta fiziksel eziyetler eden bunuda kendince "hocalık" vasfı altında "umarsızca" yapana "Zalim" denir.  Son olarak odasında bütün gün boyunca çay, kahve sohbetleri düzenleyip bilimsel bilgiden çok "dedikodu" üreten, bilimsel bir yayın üretmek için debelenmek yerine eğer biraz rütbesi, yetkisi çok ise, "Atanacaklar, Atılacaklar, Hayatı Zindan Edilecekler, Ayağı Kaydırılacaklar Listesi" üzerinde çalışan bir kişiyede "Ahlaksız" denir.   Bizim akademimizde de malesef ekseriye Teknisyen'ler  ve diğer saydıklarımdan bolca var. Akademisyen'ler genel kütle içerisinde gerçekten çok az. Onlarında durumu ortada. Ayrıca, üzülerek söylemek gerekir ki; bizim toplumumuzda bilimsel yaşam tarzını benimsemiş, sorgulayan, duyarlı ve entellektüel birikimi için sürekli çalışan, çırpınan, acı çeken, seçkin insanların değeri ve önemi konusunda hiç bir kanaat ve değer algısı yok. Böyle olmadığı gibi bu şekilde yaşamaya var olmaya çalışanlar ise yazıkki bu aralar çok büyük bir suçmuş gibi görülmekte toplumda. Bittabi cehaletin verdiği "konfor alanı" 'ndan çıkmak kimsenin işine gelmiyor toplumumuz içerisinde. Çünkü cahil herhangi bir şey sorgulama araştırma ya da öğrenme konusunda bir harekette bulunmadığından gerçekler ve yansımaları konusundaki türlü konulardan da bi-haber bir şekilde mutlu mesut yaşıyor. İnançları ya da ona öğretilen, belletilen ne varsa yaşamı sırasında bir parçasını bile değiştirmeden mutlu mesut bir hayat sürüp gidiyor. Elbette bu durum siyasetçiler için çok güzel bir üreme palazlanma alanı meydana getiriyor. (Karşılaştırmaya meraklıyız. Acaba Batı toplumlarında durum ne idi denilebilir. Evet olmuştur. Ancak sanırım bu hallerinden 15-17 yy aralıklarında Reformist ve Rönesans hareketlerinin etkisi ile vazgeçtiler.)

Bu arada "cehalet" kelimesi yine "cehaletimizden" ötürü bir hakaret, aşağılama kelimesi olarak algılanır. Halbuki bu kelimenin dilimizdeki anlamı belirli bir konuda bilgisi eksik ya da olmayan, eğitimsiz kişi anlamındadır. Yani tamir edilebilir ya da düzeltilebilir bir kavramdır cehalet. Hakaret değildir. Kişinin üzerinde kalıcı bir şey de değildir.  Elbette eğer cehaletinizi almak istiyorsanız çalışmanız gerekir. İşte orada genelde bir "konfora alışma" sorunumuz olduğundan bizlerde cehalet kalıcı hale gelir.

Akademiye dönersek; Cahil akademisyen olur mu?. Pek tabii olur. Zaten gerçek akademisyen cahil olur!. Gerçek bir akademisyen cehaleti'nin farkındadır. Çünkü bilim insanoğlunun evren ve tabiat içerisinde bilemediğini, henüz göremediğini, anlayamadığını, keşfedemediğini bilimsel kurallar içerisinde mantıklı, doğru ve mümkünse genel geçer bir biçimde anlamaya yönelik bir uğraştır. Zordur yani. Hemde çok zor ve acılı... Dolayısı ile cehalet, "akademya'nın muhtevasında hasıldır". Gerçek bir akademisyen "biliyorum" diyemez. Bu oldukça iddia'lı bir laftır. Böyle bir iddiada bulunan kişi  akademisyen değildir. Teknisyendir.

Bilim insanı olmanın ünvanlarla da ilgisi bulunmamaktadır. Akademik ünvanlar akademisyenin bilimsel birikimini ölçen bir ölçektir sadece. Ancak bu ölçek yalnız teknik bilgisini değil, kültürel, felsefik, entellektüel bilgisinin ve yaşama düzeyinin kalitesini de (ekonomik değil!) düzeyini göstermelidir. Genel kabul görmesi gerekende mantıken budur. Kısacası eğer bir şekilde Doktor (tüm Doktorluk sıfatlarından bahsediyorum.Tıp, Felsefe, Mühendislik vs.) ünvanını ve ileriki zamanlarda da Profesör Doktor ünvanını bir şekilde elde ettiyseniz hakkını vereceksiniz.( Bir şekilde diyorum çünkü gerçekten bizde bir şekilde elde ediliyor) Bu yüzden öncelikle bilim insanı namzetlerinin felsefe, mantık, alanında iyice bir yoğrulmaları daha sonrada, kendi alanlarının dışında olarak, yukarıda saydığım sanat, edebiyat, antropoloji, sosyoloji, ekonomi, etimoloji, filoloji  gibi insanı anlatan alanlarda da genel tebaa'dan ayrı olarak hatırı sayılır bilgilere ve görüşlere sahip olmaları gerekir. İşte o zaman gerçek bir akademisyen olunur. Anlaşılabildiği gibi buda öyle 5-10 senede olacak iş değildir. Bu bir yaşam tarzı işidir ve hatta aileden bir kaç kuşak geriden kültür ile eğitilerek ve yetiştirilerek gelinmesi gerekir. Bu şekilde yetişmiş bir "seçkinler" topluluğunun topluma ve insanlığa bir faydası dokunur yoksa "Teknisyenlerden, köylü, kasabalı kafasındakilerden" oluşan bir akademik çevre siyasetten, yozlaşmadan asla yakasını kurtaramaz, kısır bir döngü içerisinde kendisini hiç bir zaman var edemeyerek, ne topluma ne insanlığa ne de "kendilerine" bir faydaları dokunur. Öyle sürüklenir çalkalanır giderler. Sadece topluma bir masraf kalemi olurlar. Kaldı ki olanda bu zamanda budur. (Seçkin kelimesinin içeriğini anlarken biz sadece ekonomik boyutunu değerlendirdiğimizden "Lümpen" kelimesi ile karıştırılmaktadır. Seçkin olmak için zengin olmak şart değildir, gerekli de değildir. Ancak seçkinler zenginleşebilir. Bu normal bir durumdur.)

Son o olarak, ister beğenin ya da beğenmeyin gerçek budur, bir toplumun geleceği konusundaki fikirler ve kararlar toplumun geneline bırakılamayacak kadar önemlidir. Bu durum özellikle bizim gibi toplumlar için geçerlidir. Dolayısı ile  her zaman dünya genelinde toplumları yönlendiren, yücelten, ekonomik ve sosyal anlamda geliştiren sadece bu küçük "seçkin" 'lerden oluşan insan gurubu sayesinde olmuştur. Eğer sizin toplumunuzda bu seçkinler kısmı gelişmemiş ya da yok ise o zaman dünya toplumları içerisinde yer almanız neredeyse imkansızdır. Bilimsel bilgiyi, genel olarak dünyayı arkasından sürükleyen edebi eserleri ve felsefik düşünceleri, ileri mühendislik bilgisini, sanatsal bilgiyi üretmeden, yaymadan bir toplum ilerlemez gelişmez. Sadece salt kaba "emek" ile durmadan çalışan, çalıştırılan bir halk gelişmez sadece "ırgat" olur. Diğer toplumlarda bu toplumlara "ırgat" muamelesi yapar. Kaldı ki yapmaktadır. Çünkü kaba emek için akıl ve zeka gerekmez. Sadece kas gücü gereklidir. "Düşünme, Çalış!!!"

Bu satırları neden yazdığıma gelirsek; Şurada Entellektüel olmak ile ilgili o kadar güzel bir anektod var. Ben çok etkilendim.Biraz kendimce bu yazıya eklemeler yaptım ve yukarıdaki yazı çıktı. Aşağıdaki linkte verilen yazıyı okumanızı ve bu konuda düşünmenizi tavsiye ederim.

http://www.yorgoderki.com/2015/08/bizden-iyi-yazar-cikar-ama-entellektuel-cikmaz/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Akademik Unvan Konusu

Eğer bu camiaya uzaksanız unvan/ünvan konusunun ne derecede (!) önemli olduğunu pek bilemeyebilirsiniz. Türk akademik camiasında unvan(bundan sonra böyle diyeceğim) her şeydir. Gerisi teferruattır. Bilenler bilir...

Demiştik. Unvan önemli diye. Akademisyenler içerisinde hayat, memat meselesi olan bu unvanlar ancak sahipleri tarafından bir türlü doğru yazılmaz ya da ne anlama geldiklerini - abartmıyorum -%80'i bilmez. Peki doğruları nedir? Bu yazının konusu bu olacak. Dilim döndüğünce.

Aslında akademik unvanlar ülkeden ülkeye hatta bilim dalından bilim dalına bile çok değişkenlik göstermekte. Aşağıda Engin Arık hocanın blogundan derlediğim genel bir unvan açıklaması var. Kaynaklar : [1], [2], [3], [4]

Öncelikle Unvan / Ünvan konusunu açıklığa kavuşturalım. TDK sözlüğüne göre doğru yazılış unvan. Yani isim, san manasında. Ünvan diye kullanımları da var ancak Türkçe Dili Resmi Sözlüğüne göre UNVAN.

Akademik unvanlar ülkemizde Resmi olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu tarafından be…

2015 biterken

Herkesin adeti olduğu üzere sene sonu değerlendirmeler vs. bir çok şey yazılır. Ben protest bir tavır sergileyip yazmayacaktım. Yazacak pek bir şey yok açıkçası. Boktan sıkıntılı bir yıl geçti işte. Rutin de geçen bir yıl. Kendime katkısı elbette oldu, boş boş oturmadım. Pek çok şey yaptım. Kendi servetime(!) pek çok eklemeler yaptım, genişlettim. Önceki yıla göre kendimi çok daha farklı hissediyorum açıkçası. Ancak yaptıklarım şu durumda envanterini çıkartma gereğini duymadığım şeyler. Klasik her orta yaş ailesinde yaşanan şeyler bende de yaşandı. Annem ile Bababım ve hatta Annanemin hastalıkları (Babamımkiler daha ağırdı. Bir kaç kez direkten döndük :( ) çocuklar, iş ile ilgili saçma sapan bir yıl, %99'u aptal ve yarım akıllı meslektaşlarla, insanlara geçen, heba olan zaman ve sinirler derken bir yıl geçti. Bunlar bir yana biraz önce Twitter'da gördüğüm bir haber beni cidden çok üzdü. O yüzden bu blog girdisini yazıyorum.

Lamartine güzel bir laf etmiş. Demiş ki; "Bir i…

Co-Creation Dedikleri Şey.

Aslında Türk iş dünyasının ingilizce, türkçe karışık saçma sapan jargonundan hiç hazetmem. Bana çok itici gelir. Ancak bu dünya da bu şekilde konuşmak sanki bir iştir ya da gerekliliktir. Ne kadar tuhaf ve acayip konuşursanız o kadar adam yerine koyarlar. Oysa ki sizi anlamışlar mıdır?. Kesinlikle hayır. Bu konuda benim çok sevdiğim bir yazı var. Merak edenlere buyrun buradan ....