Ana içeriğe atla

Hafıza Kırıntıları -19

Bir örgüt sürekli olarak bir lider bekliyorsa ya da lidere ihtiyaç duyuyorsa o örgütün aslında aciziyetindendir. Örgütün lidere ihtiyaç duyması; sürekli olarak kurtarılmayı beklemesi  ve bu beklentilerden sonra orta ve uzun vade de biat etme alışkanlığı kazanmasındandır. Buda aslında örgütün acizliğidir, örgütü oluşturan bireylerin kendi kendilerini kontrol edememeleri, idare edememelerindendir. Bu kontrolsüzlüğün tek sebebide tembelliktir.

Dolayısı ile böyle örgütlerle "büyük umutlar ile gelen, getirilen liderler" bir zaman sonra ya da en başında örgütün bu aciziyetini anlayacaklar ve örgütü istedikleri gibi yöneteceklerdir, sömüreceklerdir. Bu örgütsel aciziyetin lidere vermiş olduğu "haklı" güç bir süre sonra örgüt içerisinde dikta rejimi oluşacaktır. Ancak bu durumda liderin suçu ya da kötülüğü de değildir. Örgüt bir yerde de bunun böyle olmasını hak etmiştir. Çünkü örgütün içerisindeki tüm bireyler lider beklentisi ile "yönetilmeyi" canı gönülden istemektedirler. Çünkü çalışmak, sorgulamak öğrenmek ve gelişmek istemeyenler için en güzel yol, birilerinin onların yerine yapmaları gereken bu faaliyetleri yaparak onlara "gerektiği" kadarını vermelerini beklemektir. Buda tembellikten başka bir şey değildir. Bu tembelliğin sonucuda sömürülmektir. Tembellik aynı zamanda cehaleti de beraberinde getirir.

Ancak kendi kendisini idare eden toplumlarda lider beklentisi olmaz, oluşmaz. Çünkü bireyler sürekli olarak kendilerini geliştirirler, sürekli olarak kendileri ile bir yarış içerisindedirler ve sürekli olarak kendilerinden hayatlarından ve geleceklerinden bir beklentileri vardır. Kısaca kendileri için kendi kendilerine geliştirdikleri bir planları vardır. Böyle yapılarda lider ya da yönetici sıfatında bulunan kişi ya da kurumlarda temel düzenleyici, hakem roller oynarlar.  Örgütü kurtarmazlar, yeniden yaratmazlar, düze çıkartmazlar. Dolayısıyla oto kontrolleri yüksek örgütlerdeki Liderlik tanımları içerisinde de kurtarma düze çıkartma, yeniden yaratma, ivme kazandırma gibi iddialı kavramlarda olmaz. Sadece örgütün amaç ve hedeflerine uygun olarak -ki bu amaç ve hedefleri örgütün kendisi belirler, lideri değil- liderler gerekli faaliyetleri yürütürler. Gerisine örgüt karar verir.

Buradan da ben şu sonuca varmaktayım. Kollektif bir bilinç içerisinde olan örgütlerde bu kollektifliğin ve sürekli "aşırı" korumacı ve yardımlaşmanın olması insanları tembelliğe iter. Çünkü nasıl olsa gurup bir şekilde bireyin ihtiyaçlarını öyle ya da böyle karşılar. Böyle bir izole ortamda kişinin kendisini geliştirmeye, mücadele etmeye ihtiyacı olmaz ve kişide genel bir tembellik hali oluşur. Sürekli örgütten -liderden- bir şeyler bekler ve bir anda örgüt kendi oto kontrolünü ya da oto regülasyonunu kaybeder ve Lider odaklı bir dikta düzeni tarafından sömürülmeye başlar. Bunun olmaması için Liderin ön görülü ya da erdemli olması değil. Örgüt içerisindeki temel kültürün çalışmak ve kazanmak üzerine kurulmuş olması gerekliliğidir. Kısacası kollektif bilinç bir süre sonra kendi içerisinde böyle bir arızaya sebep olmaktadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Akademik Unvan Konusu

Eğer bu camiaya uzaksanız unvan/ünvan konusunun ne derecede (!) önemli olduğunu pek bilemeyebilirsiniz. Türk akademik camiasında unvan(bundan sonra böyle diyeceğim) her şeydir. Gerisi teferruattır. Bilenler bilir...

Demiştik. Unvan önemli diye. Akademisyenler içerisinde hayat, memat meselesi olan bu unvanlar ancak sahipleri tarafından bir türlü doğru yazılmaz ya da ne anlama geldiklerini - abartmıyorum -%80'i bilmez. Peki doğruları nedir? Bu yazının konusu bu olacak. Dilim döndüğünce.

Aslında akademik unvanlar ülkeden ülkeye hatta bilim dalından bilim dalına bile çok değişkenlik göstermekte. Aşağıda Engin Arık hocanın blogundan derlediğim genel bir unvan açıklaması var. Kaynaklar : [1], [2], [3], [4]

Öncelikle Unvan / Ünvan konusunu açıklığa kavuşturalım. TDK sözlüğüne göre doğru yazılış unvan. Yani isim, san manasında. Ünvan diye kullanımları da var ancak Türkçe Dili Resmi Sözlüğüne göre UNVAN.

Akademik unvanlar ülkemizde Resmi olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu tarafından be…

2015 biterken

Herkesin adeti olduğu üzere sene sonu değerlendirmeler vs. bir çok şey yazılır. Ben protest bir tavır sergileyip yazmayacaktım. Yazacak pek bir şey yok açıkçası. Boktan sıkıntılı bir yıl geçti işte. Rutin de geçen bir yıl. Kendime katkısı elbette oldu, boş boş oturmadım. Pek çok şey yaptım. Kendi servetime(!) pek çok eklemeler yaptım, genişlettim. Önceki yıla göre kendimi çok daha farklı hissediyorum açıkçası. Ancak yaptıklarım şu durumda envanterini çıkartma gereğini duymadığım şeyler. Klasik her orta yaş ailesinde yaşanan şeyler bende de yaşandı. Annem ile Bababım ve hatta Annanemin hastalıkları (Babamımkiler daha ağırdı. Bir kaç kez direkten döndük :( ) çocuklar, iş ile ilgili saçma sapan bir yıl, %99'u aptal ve yarım akıllı meslektaşlarla, insanlara geçen, heba olan zaman ve sinirler derken bir yıl geçti. Bunlar bir yana biraz önce Twitter'da gördüğüm bir haber beni cidden çok üzdü. O yüzden bu blog girdisini yazıyorum.

Lamartine güzel bir laf etmiş. Demiş ki; "Bir i…

Co-Creation Dedikleri Şey.

Aslında Türk iş dünyasının ingilizce, türkçe karışık saçma sapan jargonundan hiç hazetmem. Bana çok itici gelir. Ancak bu dünya da bu şekilde konuşmak sanki bir iştir ya da gerekliliktir. Ne kadar tuhaf ve acayip konuşursanız o kadar adam yerine koyarlar. Oysa ki sizi anlamışlar mıdır?. Kesinlikle hayır. Bu konuda benim çok sevdiğim bir yazı var. Merak edenlere buyrun buradan ....