Ana içeriğe atla

Hafıza Kırıntıları- 29

-Endişe nedeni belli olmayan  korkulardır. Yani aslında anormal bir durumdur. Çünkü olmayan bir şey için az seviyeli bir korku hali içerisinde oluruz. Korku ise net bir şeydir. Olan üzerine olma anında korkulur. Endişe hali uzun sürer ve gücü korku kadar yoğun değildir. Çünkü beynimizin bir kurmacasıdır. Peki neden böyle bir hal içerisine gireriz?. Evrim bize bu konuda bir açıklama getiriyor. Kısaca beynimiz ilk zamanlarımızda etraftan gelen o kadar fazla tehdit ile baş etmek zorundaydı ki zaman içerisinde kendi evrimi ile birlikte endişe halini bize bıraktı. Bıraktı diyorum çünkü ilk halimizden bu zamana tehditlere karşı daha korunaklıyız. Evlerimiz var. Kıyafetlerimiz var daha güçlü silahlarımız var vs.. Ancak endişe durumu bize o zamanlardan kalan sürekli etrafı kollama durumu ve tetikte olma durumunun evrimleşmiş mirasıdır. Kapitalizm de birazdan anlatacağım üzere bunun üstüne mum dikmiş durumdadır.

Ancak anlatmak istediğim bu değil. İnsan neden endişe duyar. Olmayan ancak bireyin kendince olma olasılığını düşündüğü ve bu olma olasılığına değer biçtiği şeylere endişe duyar. Yani biz geçmişten endişelenmeyiz. Hatta geçmişten korkmayız bile. Ancak gelecekten endişeleniriz. Yani olmayan bir şeyden. Korku ise böyle bir şey değil. Korku "şimdi" ile alakalıdır. Yani olandan korkarız. Ancak olan şey bir "an" içerisinde olduğundan - ol - an dikkat(!) - korkunun şiddeti fazla ancak etki zamanı "anlık" tır. Endişe "gelecekte olması olası bir an" için duyulduğundan şiddeti az ancak etki zamanı fazladır. Dolayısıyla insana korku, endişe kadar zarar vermez. Endişe sizi içten içe kemirir. Evet öldürmez ancak kalıcı beyin hasarına neden olabilir. Psikiyatri ne için var?

Gelelim asıl meseleme.

Sosyal medya da şöyle bir söze denk geldim. Sosyal medya laflarına kaynağını teyit etmeden asla itibar etmem ama. Sinirim bozuldu. Bir kaç kelam laf edeyim dedim.

Üzgün olmak için geçmişiniz ile yaşayın. Huzurlu olmak için şimdi ile yaşayın. Endişeli olmak için geleceğiniz ile yaşayın!!!. 

Göya bunu psikiyatrlar, psikologlar söylüyormuş!!!. Peki. Güzel. Ancak doğduğumuzdan bu zamana kadar insanlık yaklaşık 350 yıldan beri "geleceğini planla", "geleceğini kontrol et", "emekli olacağın zamanda var", "geleceğin için iyi bir iş sahibi olmalısın bunun içinde çalışmalısın", "gelecek ne olur belli değil". Diye diye çocukluktan beri yetiştirirse , insanları gelecek kaygısı içerisinde yoğurup sürekli "geleceğin meslekleri, gelecek kariyer planlama merkezleri, geleceğin... geleceğin.... geleceğin...." diye diye insanları nasıl Endişeli ve buna bağlı abuk ve Psikiyatri ve Psikoloji Endüstrisini maddi olarak besleyecek bir ruh halinde olmamasını bekler?.

Biz sermaye tarafında tam 350 - 400 yıldan beri bu şekilde yetiştiriliyoruz. Eğer anı yaşamayı kapitalist sistem bize unutturmasaydı zaten ne psikiyatriye ne de psikolojiye ve buna bağlı yan sektörlere ihtiyaç vardı. Çünkü huzurlu olurduk!!!. Kapitalizm size anı yaşamayı öğretmez.Çünkü sistemin istediği gibi çalışmayacak ve tüketmeyeceksiniz. Çarkların dönmesi lazım. Sermayeyi beslemek lazım. Sürekli insanları yapay gelecek kurgularına inandırıp onları o gelecek Endişesi ile çalıştırmak lazım. Umut!!!. Ne güzel bir kelime. Üzerine ne edebiyat eserleri döşenmiştir şimdiye kadar. Umut. Umudunu kaybeden kendini kaybeder. Umut herşeydir. Umudunu kaybetme. Yani geleceğinle barış.! Olmayan ne olduğunu bilemediğin bir şeyle yani!. Güzel gelecek hayal et ve bunun için umut et. Felsefik olarak çok düzgün, hatta bir ölçüde de rasyonel ama piyasa sistemi içinde oldukça sömürmeye müsait ve rasyonel!.

Günümüzde gerçekten anı yaşayan bir insan çıkın gösterin bana. Aç olmayan her ihtiyacını karşılayan mutlu olan vs. vs.  Evet vardır mutlaka. Hindistandaki orada  tanrı sayılan her tarafı pislik içerisinde hiç bir işe yaramayan kendilerine faydası olmadığı gibi çevrelerinede faydası olmayan, ekmek elden su gölden yaşayan Sadular olabilir. Bu laf sadece burnumuzun ucunda asılı olan havucu bize hatırlatmaktan başka ve hiç bir zaman o havucu yakalayamayacağımızı göstermekten başka bir laf değildir. Hiç ulaşılamayacak kurgusal ve sürekli değişen bir gelecek halinin yarattığı hastalıklı ruhların ve bunu düzeltme(!) düsturu ile oluşturulmuş ruh hastalıkları endüstrisinin ne kadar büyük olduğunu ve büyüyeceğini gösteren bir laftır.  Bir önceki hafıza kırıntılarında tanıttığım kitabın ilk 100 sayfasını okuyun zaten ne dediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.

- Sanitarium'lar yani akıl hastaneleri kimleri tedavi ederler ? Onlar delileri tedavi mi ederler gerçekten ? Peki kim bu deliler ? nereden gelmişler ? Aslında onlar deli değildiler sadece dışarıdaki "gerçek ruh hastaları" tarafından delirtilen "normal insanlar" dılar. İşte akıl hastaneleri bunun için vardır. Toplumdaki doğuştan "gerçek deliler" tarafından hasta edilen normal insanları tedavi ederler. Ya da etmeye çalışırlar. Çünkü gerçek ruh hastaları asla kendilerini göstermez. Hasta olduklarının kendileri bile farkında değildirler çoğu zaman. Okunması için "Olağan Psikopatlar- Kevin Dutton"


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Akademik Unvan Konusu

Eğer bu camiaya uzaksanız unvan/ünvan konusunun ne derecede (!) önemli olduğunu pek bilemeyebilirsiniz. Türk akademik camiasında unvan(bundan sonra böyle diyeceğim) her şeydir. Gerisi teferruattır. Bilenler bilir...

Demiştik. Unvan önemli diye. Akademisyenler içerisinde hayat, memat meselesi olan bu unvanlar ancak sahipleri tarafından bir türlü doğru yazılmaz ya da ne anlama geldiklerini - abartmıyorum -%80'i bilmez. Peki doğruları nedir? Bu yazının konusu bu olacak. Dilim döndüğünce.

Aslında akademik unvanlar ülkeden ülkeye hatta bilim dalından bilim dalına bile çok değişkenlik göstermekte. Aşağıda Engin Arık hocanın blogundan derlediğim genel bir unvan açıklaması var. Kaynaklar : [1], [2], [3], [4]

Öncelikle Unvan / Ünvan konusunu açıklığa kavuşturalım. TDK sözlüğüne göre doğru yazılış unvan. Yani isim, san manasında. Ünvan diye kullanımları da var ancak Türkçe Dili Resmi Sözlüğüne göre UNVAN.

Akademik unvanlar ülkemizde Resmi olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu tarafından be…

Şirketim Güzel Şirketim

İlk kez Hafıza Kırıntısı serisine bir saplama yapıp başka bir konuda "Fikrimi" belirtiyorum. Çünkü doldum yine. Bir şekilde boşaltmam lazım zihnimi. Çünkü bu beni rahatsız ediyor.

Son zamanlarda, yıllarda ülkede bir girişim saçmalığı almış başını gidiyor. Saçmalık diyorum çünkü yapılan organizasyonlar oluşturulmaya çalışılan girişimler vs hepsinde ciddi yapısal ve fikri sorunlar var. Ülkede ,genel olarak en iyisini yaptığımız, sadece "mış gibi" yapıp olayı kapatıyoruz. Doğal olarak bu işinde piyasasında ve sektöründe burada saymayacağım bir kaç kafada, şanslı tipler var. Onlarda şişik egolarını dahada katlamak için yoğun çaba içerisinde. Ama ortada iş filan yok. Sadece "yaparmış gibi yapmak" var. Yoğun bir şekilde yüksek meblağlar dönüyor ortada. Ama bu kimin parası nasıl ortaya çıktı soran yok. Bunlar olurken bu tiplerde burada oluşturulan bol "aaayyy ne başarılı. Biliyor musun sıfırdan gelmiş." kalesinde mutlu mesut hiç bir işe yaramadan yaşıy…

2015 biterken

Herkesin adeti olduğu üzere sene sonu değerlendirmeler vs. bir çok şey yazılır. Ben protest bir tavır sergileyip yazmayacaktım. Yazacak pek bir şey yok açıkçası. Boktan sıkıntılı bir yıl geçti işte. Rutin de geçen bir yıl. Kendime katkısı elbette oldu, boş boş oturmadım. Pek çok şey yaptım. Kendi servetime(!) pek çok eklemeler yaptım, genişlettim. Önceki yıla göre kendimi çok daha farklı hissediyorum açıkçası. Ancak yaptıklarım şu durumda envanterini çıkartma gereğini duymadığım şeyler. Klasik her orta yaş ailesinde yaşanan şeyler bende de yaşandı. Annem ile Bababım ve hatta Annanemin hastalıkları (Babamımkiler daha ağırdı. Bir kaç kez direkten döndük :( ) çocuklar, iş ile ilgili saçma sapan bir yıl, %99'u aptal ve yarım akıllı meslektaşlarla, insanlara geçen, heba olan zaman ve sinirler derken bir yıl geçti. Bunlar bir yana biraz önce Twitter'da gördüğüm bir haber beni cidden çok üzdü. O yüzden bu blog girdisini yazıyorum.

Lamartine güzel bir laf etmiş. Demiş ki; "Bir i…